23 Mart 2008 Pazar

Devlette Siyasi Kadrolaşma Kesin Olarak Nasıl Önlenebilir?

Türkiye gündeminin en sıcak konusu olan, Ak Parti’ nin kapatılma davasına ilişkin iddianamenin en çok vurgu yapılan unsurlarından biri de, İktidar Partisinin devlette kadrolaşmak suretiyle laik cumhuriyet rejimini değiştirmek istediği iddiasıdır. Ak Parti’ nin iktidarda olduğu, geçtiğimiz 6 yıl boyunca herhangi bir siyasi kadrolaşmaya gitmediğini söylemek mümkün değil. Ancak, Türkiye gerçeğinde bunun çok da kınanacak bir durum olmadığını söyleyebiliriz. Buradaki “kadrolaşma” dan maksadın, parlamenter demokrasi rejimin teorisinde yer alan ve haddizatında, hükümetlere verilmiş devleti yürütme salahiyetinin icabı da olan; üst düzey bürokratik makamların tayin hakkının kullanılması olmadığını da belirtmemiz gerekir. İdare hukuku literatüründe “istisnai memurluk” olarak nitelendirilen; valilik, müsteşarlık ve büyükelçilik gibi yüksek makamlara atanacak memurların, Ülkenin yönetimini elinde bulunduran iktidar partisi yada partilerine siyaseten yakın ve onların, programlarını tatbik ederken kendileriyle uyumlu bir biçimde çalışabilecekleri kişiler olmasında yönetim teorisi açısından bir beis görülmemektedir. Söz konusu makam ve memurluklara iktidardaki siyasi parti yada partilerle dünya görüşü bakımından yakın olan kişilerin atanmasında da yine belli liyakat kriterlerinden taviz verilmemesi, devlet işlerinin bihakkın icra edilmesi ve dahası bizzat hükümetlerin uyguladıkları politikaların tatbik şansını bulabilmesi açısından pratik bir zarurettir. Türkiye’de siyasi kadrolaşma yapılıyor denilirken de zaten genellikle, üst düzey-istisnai memurluk grubuna giren makam ve görevlere yapılan siyasi-yarı siyasi tayinler değil; bu üst düzey görevlerden hayli aşağı seviyelerde bulunan; uzman, kaymakam, hakim, savcıların ilk mesleğe alınması sırasında uygulanan ve toplumda siyasi yada belli çıkar mülahazalarının ön plana çıktığı yönünde yaygın kanaat meydana getiren uygulamalar kast edilmektedir.

Yazımızın baş tarafında, mevcut hükümete gönderme yapmak suretiyle “siyasi kadrolaşma” kavramına giriş yapınca, bu yazının, AKP iktidarının siyasal kadrolaşmasının eleştirisine hasredileceği sanılmasın. AKP’ nin de, en düşük memurluklara varan anlamdaki siyasal kadrolaşma konusunda, selefi konumundaki diğer tüm iktidar partilerinden pek de geri kalır yanının olmadığını düşünmüyor değiliz aslında. Çünkü, devlete memur alımında siyasi yandaşlık mülahazasının gözetilmesi olgusu, Türkiye’de adeta sosyal bir gelenek haline gelmiştir. Geçmişteki, özellikle koalisyonlardan oluşan iktidarlar döneminde sözünü ettiğimiz, bu, geniş manadaki “siyasi kadrolaşma”nın alası yapılmıştır. Öyle ki, geçmişteki bazı iktidar dönemlerinde, koalisyon ortağı partilerin, bakanlıkları bölüşmek suretiyle devlet kadrolarını en üstten en alta kadar adeta parsellediklerini gördük.

Ama bugün, hiç olmazsa, tüm kamu personel alımına uygulanan bir kamu personeli seçme sınavı (KPSS) vardır ve bu sınav sayesinde kamuda işe girmek isteyenler öncelikle, ÖSYM tarafından belli bir ciddilikle yapılan bu sınavdan geçmeleri gerekmektedir. Bu sınav, personel alımında siyasal önceliklerin gözetildiği eskinin yağma düzenini bir nebze olsun filtrelemiş olmaktadır. Ama kamuya eleman alımında uygulanan KPSS sisteminin bugünkü haliyle yeterli olduğu söylenemez. Çünkü kurumların çoğu, özellikle kariyer meslek dediğimiz uzmanlık, müfettişlik, kaymakamlık, hakimlik ve savcılık gibi mesleklere alacakları elemanları, KPSS’ den sonra kendileri, yazılı ve sözlü ayrı birtakım sınav ve elemelere tabi tutmaya devam ediyorlar. KPSS aşamasını geçen adayların, hedefledikleri memurluklara girebilmeleri için, çoğu zaman, yetenek ve liyakat dışında gerekli olan ve adına “referans” denilen bir torpil ayarlamaları gerekmektedir. Bu torpil uygulamalarının aynen rüşvet olgusunda olduğu gibi belgesi olmaz. Ama bu kanaati toplumda ve özellikle bu sınavlara girip kazanamayan adaylarla bunların sosyal çevrelerinde bertaraf etmek de mümkün değildir. Çünkü herkes, sınavların nesnelliği konusunda şüphe taşımaktadır. KPSS ile şimdilik kotarılmaya çalışılan personel alım sisteminin diğer bir zayıf noktası da, tüm kamu görevlilerinin bu sınavla alınmıyor olmasıdır. Askeri personel, polis, üniversite asistanları, hakim ve savcılar bu sınavla alınmıyor. Bu alanlara, ilgili kuruluşların kendilerinin yapmış oldukları sınavlarla elemen alınmaya devam etmektedir. Bu da, KPSS’ nin, öğretmenlik dahil, diğer kamu personel alımına getirmiş olduğu, nispi de olsa, ciddiyet ve adaletin, son saydığımız bu mesleki gruplara yansıtılamıyor olması demektir. Halbuki KPSS sisteminin de gerçek manada nesnel olarak, kamuya personel alma rejiminin tesisinde yetersiz olduğunu ve bu sistemik uygulamanın, özellikle kariyer meslek olarak kabul edilen meslek gruplarının bugün için her bir kurumun kendisinin yaptığı klasik-yazılı ve sözlü-mülakat sınavlarına da teşmil edilmesinin gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için, öncelikle, her kamu kurumunun, kendi personelini almada yegane salahiyetli olduğu bugünkü sistemden vazgeçilmesi ve personel alımını yapan jüri üyelerinin merkezi bir havuzdan seçileceği yeni bir sisteme geçilmesi gerekir. Kariyer mesleklere KPSS sonrasında uygulanan klasik-yazılı ve sözlü- mülakat uygulamalarını yürütecek sınav komisyonu üyeleriyle sözlü sınav jüri üyelerinden oluşturulacak havuz ÖSYM yada Devlet Personel Başkanlığı bünyesine alınabilir. Devlet Personel Başkanlığına bu konuda fonksiyon verilecekse eğer, yapısı bugünlerinden çok daha özerk bir hale getirilmeli ki siyasal vb. gibi müdahalelerden uzak tutulabilsin.

Maliye Bakanlığına hesap uzmanı alınacaksa eğer, KPSS’ den beli bir puan alan adaylar, bu havuzdan, sınav öncesinde rasgele seçilecek işin uzmanı kişilerden oluşacak bir komisyon tarafından yazılı sınava tabi tutmalıdır. Yazılı sınav komisyonunun seçileceği havuzda; üniversite profesörleri, kamu kurumlarının genel müdür ve üstü konumundaki yöneticileri, valiler, büyükelçiler, albay ve üstü rütbedeki askeri memurlarla emniyet müdürü rütbesindeki emniyet görevlileri, Ülkenin örneğin ilk bin sırasına giren büyük şirketlerinin insan kaynakları departmanlarının tepe yöneticileriyle diğer üst düzey idareciler, yerine göre; uluslar arası ekonomik ve diplomatik kurumların belli seviyenin üzerindeki şeflerinden oluşacak muazzam bir havuz olacaktır.

Yazılı sınavı geçen hesap uzman yardımcısı adaylarını mülakata tabi tutacak jüri üyeleri de yine bu büyük havuzdan, branşına göre ama rastgele olacak şekilde seçilecektir. Mülakat jürisi beş kişiden oluşacaksa şayet; bunlardan iki kişi Maliye Bakanlığının kendi adamları olabilir belki ama, geri kalan diğer üç üye, söz konusu havuzdan seçilecek bir üniversite profesörü, bir inan kaynakları uzmanı, bir holding CEO’ su yada IMF veyahut Dünya Bankasından üst düzey bir temsilci olabilir.

Şimdi düşünelim. Böylesine farklı kurumlardan gelmiş, aralarında siyasal yada çıkar ilişkisi bulunma ihtimali neredeyse sıfır olacak bu jüri üyelerinin aday seçiminde zerre mıskal bir kayırmacılık yada gayri meşru bir etken rol oynayabilir mi? Her üye, kendi ilgili alanına göre adayları nesnel bir biçimde notlayacak ve seçilen adayların liyakatleri sayesinde işe alındıkları inancı yerleşecektir.

Aynı seçim yöntemi kamudaki diğer tüm kariyer meslek grupları dahil, üniversiteler, askeriye, adliye ve emniyet teşkilatı için de; her meslek grubunun gerektirdiği yasal, güvenlik vs. tedbirlerin de göz ardı edilmemek kaydıyla uygulanabilir. Böylece her genç, liyakatle ve severek yapabileceği mesleklere girer ve bundan kazançlı çıkan, işe girenler başta olmak üzere, Ülke ve toplumun kendisi olur. 23.03.2008

1 yorum:

Sanal Dilenci dedi ki...

yazınızı okuduktan sonra bir kaç kelam etmek isterim.

İlk bakışta güzel geliyor yazdıklarınız ancak derinine inildiğinde farklı düşünceler geliyor aklıma.

Mesela mülakat olayı ve HAVUZ uygulaması. Günümüzdeki sisitemde devlet kurumlarına kariyer meslek dahi olsa efendi olarak tabir edilen " laf dinleyen" "başı önünde" "sindirilebilir" elemanlar aranmaktadır.

bu elemanlar verilen işleri titizlikle yapabilecek kapasitede ama çok sorgulamayan , burnunu sokmayan, efendi tipler olmalıdır.

Oysa özel sektör, sorumluluk alabilen, çözüm odaklı, tuttuğunu koparan ve analitik düşünme yeteneği olan bireyler arar..

Şimdi bu Havuzdan seçilen mülakat kurulunda Maliye Bakanlığından üst düzey yetkilileri Kendine güvenen, sorumluluk alan yani diklenebilecek adamları beğenmezken, Bir CEO çok yüksek Not verebilecektir. Askeriyeden gelen üye kadınlarla çalışmaya hiç alışık olmadığından ister istemez bayan adaylara karşı daha ön yargılı olacaktır.


Komisyon rasgele seçildiği için, kişilerinde görece rastgele seçilme ihtimali olabilecektir.

Saygılar..